"Nihayetinde kuşkulanmak, Descartes’ın icadı değildi; keza öfkelenmek de. Ne var ki, ilkini sistematik hale getirmeyi başardıysa da, ikincisinde başarısız olduğunu veyahut en azından
öfkesinin alazının otokratik yönetimlere uzanmadığını söyle yebiliriz. Aklın ‘doğal ışığı’nı karanlığa bulayan bir savaş, prenslerin adaleti sözlerinden ibaret hale getirmek istemesi ve Birleşik Eyaletler’dekiler başta olmak üzere bizzat yaşadığı bin bir musibet, ona öfkelenmesi –hiç olmazsa midesinin yanması– için gereken asgari ‘fizyolojik’ gerekçeleri sunsa da, öfkesinin menzili, önünde oturup balmumunun eriyişini izlediği sobasından çıkan küllerin döküldüğü sokağa kadar ulaşmamıştır.” 17. yüzyıl filozoflarından René Descartes’ı “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözüyle ve kendisi mucidi olmasa da felsefesinde şüphenin önemli bir yer tutmasıyla biliyoruz. Peki onu kendi düşünsel patikasında takip ederek siyaset felsefesi alanında nasıl konumlandırabiliriz, dahası konumlandırabilir miyiz? Utku Özmakas Kartezyen Prens: Descartes ve Siyaset kitabında Ulus Baker’in Descartes’ta işitilemeyen bir tını, okunamayan bir nota olabileceği “şüphesinden” el alarak öfkeli bir sesin peşine düşüyor; açıkça duyulabilir bir ses olduğundan değil, ama şüphe ettiğinden… Descartes felsefesinin önemli uğraklarını katediyor, prenses Elizabeth’le mektuplaşmalarından adalet anlayışına, ahlâk kavrayışına, “mimarlığına”, matematiğine kadar uzanıyor. Okuru, Descartes’ın siyasal öğretisi ile epistemolojisi arasındaki gerilime dair fevkalade öğretici bir tartışmaya davet ediyor