Merak edip “hayat defterine” bir göz atma lütfunda bulunan okuyucular satırlar arasında; Orta Anadolu’daki bir köy çocuğunun 1950’li 1960’lı yıllardaki köy hayatı ve öğrenim dönemi hakkında bilgi sahibi olacaktır. Kezâ; sonraki yıllarda hayatımıza girmiş olan TV, bilgisayar ve akıllı(!) telefonlar sebebiyle artık köylerde dahi terkedilmiş hatta unutulmuş olan çocuk oyunlarından, eğlencelerinden, düğün, bayram âdetlerinden, bazı gelenek ve göreneklerden örnekler, köy odalarında yaşanan sohbetler ve yapılan yarenlikler hakkında bilgiler bulacaktır.
Hatırat sahibinin yükseköğrenimini tamamlayıp, büyük bir aşk ve heyecanla başladığı lise öğretmenliği dönemindeki eğitim ve kültürel faaliyetleri ile birlikte, okul yöneticileri, bazı öğretmenler ve ideolojik çevrelerle olan çok yoğun mücadelelerinin başlı başına romanlara, filmlere konu olacak nitelikte olduğunu anlayacaklardır.
Sayfalar arasında, yükseköğrenimde bir akademisyen adayı olarak eğitimciliğe adeta sıfır bilgi ile başlayıp kendi kendine yolunu açarak ilerlemeye çalışan, ilerledikçe Rabbinin işini kolaylaştırdığını farkeden, bundan dolayı şükreden bir abd-i âcizle tanışacaklar.
Hatıralar; 42 yıl süren meslek hayatı boyunca Millî Eğitim Bakanlığının muhtelif kademelerinde idari görev için çokça teklifler almasına rağmen idareciliğe hiç heves etmeden, siyasete hiç ilgi duymadan, gözünü yükseklere dikmeden gerçek anlamda bir muallim, bir öğretmen, bir akademisyen olmaya çalışan mütevazı bir eğitimcinin hayat hikâyesi olarak da değerlendirilebilir.
Kezâ; satırlara göz atanlar, mesleğini seven, mesleğine âşık, göreve başladığı ilk günden emekli oluncaya kadar büyük bir şevk ve heyecanla öğrencileriyle göz ve söz diyaloğunu devam ettirerek kürsüde hiç oturmadan, hep ayakta ders anlatan bir akademisyen ile tanışacaklar…
Fazla söze hacet yok, hatırat sahibi diyor ki;
Hatıralarımı yazdım; bana göre ben,
Okursan eğer sen; sana göre ben…