“Kim bilir, belki de aşk zannettiğimiz şey, insanın sadece kendine olan aşkıdır. Ve belki bu yüzden istenmeyince, sevilmeyince, tercih edilmeyince ya da aldatılınca herkes azgın bir hayvana dönüşüyordur…”
Ela; sevdiği zaman dünyayı yıkacak kadar seven, kırıldığında da aynı hızla toplayıp giden biri. Erkeklere karşı hep en nazik, hep en güzel o; bir de içinden geçirip yuttukları var. Ankara’nın teras katlarından İstanbul’un kar altındaki sokaklarına, rakı sofralarından hastane koridorlarına, Özgür’den Mehmet’e, Mehmet’ten Erdem’e… Her aşkın enkazında aynı soruyu eşeliyor: Bu sevgi mi, yoksa dümdüz bir ego meselesi mi? Vazgeçemediğim adam mı, yoksa kafamda kurduğum mu?
Kimi zaman bir şarkıyla, kimi zaman bir kadehle, kimi zaman Aziz Nesin’le teselli bulan; kırgın ama teslim olmayan, en iyi yalancının kendine yalan söyleyen olduğunu bile bile yürüyen bir kadının hikâyesi bu: Önce güldüren, sonra boğazınızı düğümleyen türden.