Süleyman Faruk Göncüoğlu ile Boğaziçi’ne Dair

Söyleşen: Fatih Dalgalı

Bugün İstanbul Hisarlar Müdürü görevini sürdüren Süleyman Faruk Göncüoğlu ile İstanbul’un iki yakasında birbirini selama duran, Boğaziçi’nin ikonik remizleri haline gelmiş Anadolu ve Rumeli Hisarları, Boğaziçi’nin dünü ve bugünü üzerine sohbet ettik. Uzun yıllar akademik çalışmalarının ardından Kültür Tarihi’ni bir disiplin olarak oluşturma çalışmaları içerisinde, çeşitli yayınlar ve çalışmalarla İstanbul Şehri’ni İstanbullulara ve dünyaya toplumlarına tanıtma ve öğretmeyi amaç edinen Sayın Göncüoğlu ile Rumeli Hisarı’nda, Boğaz’ın muhteşem manzarasına karşı gerçekleştirdiğimiz bu söyleşiyle sizleri baş başa bırakıyoruz.

istanbul kitapcisi boğaz içi söyleşi

İstanbul’un size ne ifade ettiğinden bahsedebilir misiniz?

Mekân ve çevre, şahsın karakter ve sosyal gelişiminde büyük bir etkendir. Üç kuşaktır Boğaziçili bir ailenin mensubu olarak, Allah’ın bize verdiği bu nimet, büyük bir lütuf olduğu kadar omuzlarımıza yüklenmiş büyük bir sorumluluktur aynı zamanda.


Uzun bir zaman dilimine dayanan sosyal ve fiziki hafıza, birçok vicdani ve insani değerler içerisinde sorumluluk sahibi olmaya bizi zorlamaktadır. Her çayır alanının ve her ağacının veya haziresinin bizde bir hatırası ve hikâyesi vardır.


Beykoz Çayırı’ndan bahsederken, bugün Karacabey Harası’nın ilk temellerini atan o Arap atlarının bu çayırdaki yarışlarının hikâyeleri hafızalarıma aktırılmıştır. Aynı çayır içerisinde, İngiliz işgal kuvvetlerinin kriket oyunlarını ve ardından buradaki mukaddesatımızla yaptıkları alaylı halleri de, sıbyan mekteplerinin şad aferin törenlerini de…


Bu sebepten, bizler bu çayıra yeşil alandan çok Osmanlı Medeniyeti’nin bir unsuru olarak bakmaktayız. İktisadi işlerimizde bile öncelikli olarak beytülmal meselesini dikkate alarak hep değerlendirme içerisinde olmamız, Boğaziçi ve çevresinde mülk sahibi olmamızda belirleyici olmuştur.



Boğaziçi’ne özgü mimari yapı nedir?

Boğaziçi denildiğinde, en bariz mimari biçimi yalıları olarak ifade edilir. Yalılar, penceresinden elinizi uzattığınızda parmak uçlarınızın suya değdiği bu kıyı yapılarıdır. Her biri ayrı ayrı bir mimari karakteri yansıtan bu yapıların ahşap olanları da vardır, kâgir olanları da…


Her birinin hikâyesi, tarihi ve sosyal dokusu farklı bir zenginliği kapsayan, Boğaziçi Medeniyeti’nin fiziki vitrinidir.


Boğaziçi denildiğinde hep yalılar akla gelir de, Boğaziçi’nin bağ evlerinden hiç bahsedilmez. Çengelköy, Kandilli, Kanlıca ve Paşabahçe sırtları bu bağ evlerinden pek çok örneğin olduğu yamaçlarken, bugün bunlardan bir iki örnek dışında orijinal mimarisini koruyan kalmadı diyebiliriz. Meraklısı için, hala tarihi Kuleli Askeri Lisesi binasının olduğu yerin gerisindeki yamaçlarda üç-dört örnek mevcudiyetini korumaktadır. Ve bu mimari örnekler Boğaziçi mimarisi içerisinde araştırılmaya muhtaç kültür varlıklarıdır.



İstanbul’u ikiye bölen bir su yolu mevcut, bu su yolu Boğaziçi’ne, Boğaziçi’nin İstanbul’a kattığı önem nedir?

Boğaziçi, bir suyolu olmasından öteye, atmosfer yapısıyla, ekolojik ve bitki türlerinin çeşidiyle, Avrupa coğrafyasından daha zengin yönleri olan bir coğrafi oluşumdur. Bir medeniyet suyoludur…


Yenikapı arkeoloji (Marmaray) kazıları aslında Boğaziçi suyolunun kendi üzerinden ulaşımını sağladığını ve sahip olduğu medeniyeti de gözler önüne sermekteydi. Bugün Yenikapı ve Üsküdar arkeoloji kazılarına bu gözle bir bütün olarak bakılması gerekmektedir.



Boğaziçi sadece ulaşım anlamında bir geçit mi?

Bugün Boğaziçi’ni tekne turları ile gezilen deniz havası alanın bir suyolu olarak güdükleştirmiş durumdayız. Hala Boğaziçi medeniyetini tam anlamıyla anlatan bir gezi rehberinin yapıldığını söyleyemeyiz.


Yalılara, köşklere ve kasırlara bakışlarımız bile; mimari zenginliğin, zarafetin, sadeliğin, ihtişam ve tevazuunun ahşap veya taş üzerinde harmanlandığı, birbirinin içerisinde yeni bir anlam kazandığı ve sergilendiği mimari eserler ya da dünyada sadece bize ait olan bir mimari biçim olarak göremiyoruz… Anlatamıyoruz… Aktaramıyoruz…


Bir medeniyetin mücessem ifadesiyle karşımızda duran bu yapıları, sonradan görme Hollywood yıldızlarının devasa, sevimsiz ve narsistlik üzerine kurulu malikâneleri bakar gibi seyretmekteyiz. Üstelik sadece ‘zenginlerin oturduğu yerler’ ibaresinden öteye geçemeyen algımız, görsel zekâmızın hasetlik duygusuna esir düştüğünü gösterir.



Bir Boğaziçi medeniyeti var, nedir Boğaziçi medeniyeti?

Medeniyet içerisinde bir medeniyet olarak, başka bir örnek teşkil etmeyen bir şehir içerisinde yaşamaktayız. Tarihi Yarımada İstanbul, mimarisi, sosyal dokusu, kültürel mirası ve iktisadi oluşumları dışında ondan kopmayan ama kendi mimari formlarını geliştiren, sosyal ve kültürel atlasını kuran bir Boğaziçi… Ne birbirinden ayrı ne de birbirinden ayırdığında anlamsızlaşan bir iç içe medeniyet bütünü…

Boğaziçi’nde bulunan birçok semt var, bu semtler hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

Boğaziçi yalılarında, Hristiyan yalıları ekseriyetle gri renge, Müslümanlara ait yalıları ise aşı boya, beyaz ve yeşile boyanırdı. Büyükdere, Tarabya ve Yeniköy kıyıları Osmanlı toplumunda görev yapan elçiler ve efradı yanında gayrimüslimlerin tercih ettiği Boğaziçi yerleşimleriydi. Bebek, devlet yöneticilerine, Rumelihisarı bilim adamlarına, Kuruçeşme ve Ortaköy ise hanedan üyelerine aitti. Anadolu yakasında ise Beylerbeyi de ulema ve ilim ehlinin tercih ettiği Boğaziçi yerleşimleri idi. Bu Boğaziçi yerleşimlerinden Sarıyer'de yalı sayısı kadar konak ve köşk vardı ki, Sarıyer'e ‘Paşalar Köyü’ denmesinin bir nedeni de Paşalara ait yalı, konak ve köşk sayısının çokluğudur.


Boğaziçi İstanbul yazlıkçıları için, havaların ısınmasına göre değişmekle birlikte, genelde 5 Mayıs'ta Hıdırellez ile yalılara taşınılır ve 12 Kasım'a, Zemheri'den 40 gün önceye kadar burada kalınırdı. Boğaziçi’ne taşınma padişahlar tarafından çıkartılan iradeler ile başlar ve yine bu iradeyle dönüş yolu başladı. Boğaziçi’ne taşınmadan önce yani Hıdırellez öncesi, Boğaz’da ikâmet edilecek bölgenin Bostancıbaşısı’na gidilerek bir nevi ikamet bildirimi yapılır, kolluk kuvvetleri haberdar edilir ve kayıt düşülür. Boğaziçi’ne mevsimlik taşınma işi bile yönetim ve kolluk kuvvetleri tarafından gayet ciddiye alınırdı.


İstanbul’da Hıdırellez İstanbullular için büyük önem taşır idi. Devlet erkânının Boğaziçi’ne gelişinin de bir protokolü bulunmaktaydı. İlkbahar aylarında padişahlar Haliç'teki kasra geçerlerdi. Sadrazam başta olmak üzere vezirler de Haliç yalılarına taşınırdı. Havaların ısınmasıyla birlikte padişah Beşiktaş Sarayı'na geçerdi. Sadrazam ve vezirler de Boğaziçi'ndeki yalılarına taşınırdı.


Boğaziçi tarihi ile ilgili elimizdeki en büyük kaynak eser, Bostancıbaşı Defterleri’dir. Bostancıbaşı tarafından tutulan bu defterlerde kimin, hangi yalıda oturduğu ve yalı ile ilgili bilgiler yer verildiği gibi, camiler, mescitler ve kahvehaneler, kayıkhaneler v.s. pek çok mülkiyet ile ilgili bilgiye ulaşılmaktadır. Dönemin padişahı Boğaz gezisine çıktığında, Bostancıbaşı kayığın dümen kısmına geçer ve padişahın hangi yalının kime ait olduğuna ilişkin sorularına deftere bakarak yanıt verirdi. Osmanlı döneminde yalıların bir ilginç özelliği ise, eğer yalı sahibi paşa, efendi veya ağa sürgündeyse pencereleri ve kapıları kapalı durur, yalı sahibi affedilmeden bu yalılarda bir canlılık gözlemlenmezdi.


Boğaziçi suyolu kıyılarında yer alan Dolmabahçe Sarayı ise görkemiyle Boğaziçi siluetini kuşatırdı. Beylerbeyi Sarayı olarak ifade edilen yapı da orta ölçekli bir devlet sarayı olup, kullanılma amacı da bir devlet konukevi niteliğindeydi.



Şu anda Hisarlar Müzesi Müdürü olarak görev yapıyorsunuz. Boğaziçi’nin iki bekçisi kabul edilen Anadolu ve Rumeli Hisarları hakkında bilgi verebilir misiniz?

Boğaziçi, muhtelif devirlerde muhtelif değişiklikler geçirdi. Mimarisi, nakil vasıtaları ve hayat tarzı bakımından görülen değişiklikler, tarihi açıdan ehemmiyet taşır. Boğaziçi’nde görülen bu değişiklikler, mevcudiyetlerini bugünün şartları içerisinde bir vurdumduymazlıkla büyük oranda muhafaza etmektedir.


Anadoluhisarı; miladi 1395 tarihinde Yıldırım Bayezid tarafından, İstanbul'un ikinci Osmanlı kuşatmasına hazırlığının bir parçası olarak yaptırılmıştır. Hisar, 7.000 metrekarelik bir alan üzerine, Boğaz’ın en dar noktası olan 660 metre mesafedeki bölgesine inşa edilmiştir. Boğaziçi’ne Osmanlı döneminde ilk yerleşim miladi 1393 tarihinden itibaren başlamıştır.


Sultan I. Bayezid tarafından Güzelcehisar veya Akçahisar ismi ile inşa edilmesi ile Hisar, Türklerin İstanbul’da ilk kurduğu mahalle desek pek de hata yapmış olmayız. İstanbul’daki en eski Türk yapısı olarak bilinen Anadolu Hisarı, aynı zamanda hem en eski Türk mahallesidir hem de fethin ilk seyredildiği yerdir.


Miladi 1452 senesinde Fatih Sultan Mehmed tarafından Boğaziçi’nden geçen gemilerin geçişlerini denetim altında tutabilmek amacıyla inşa ettirilmiş Rumeli Hisarı’nın ise sahip olduğu coğrafi konumun üstünlüğü tartışılmaz. Ama ondan öte, 30 bin metre kare alanı kapatan hisar, 139 gün gibi kısa bir sürede tamamlanan bir askeri yapı olarak, inşasında ihtiyaç duyulan malzeme ve insan gücünün temini, bunların yönlendirilmesindeki lojistik organizasyon ve inşa tekniği ile hayretler uyandıran, inşa süreci ile ilgili bağımsız tarihi yazılamamış bir yapıdır.


Bugün, İstanbul’un fetih sembolü olarak yer alan Rumelihisarı, Fatih Sultan Mehmed Han’ın kadim şehir İstanbul’a ilk inşa ettiği İslam yapısıdır.



Rumeli Hisarı’nda yer alan mescidin fethin yıldönümü olan 29 Mayıs tarihinde açılması planlanıyor. Bu mescid hakkında bilinmeyenler nelerdir?

Bugün Rumeli Hisarı içerisinde ihya edilmeye çalışılan mescid, Rumeli yakasının ilk Osmanlı mescidlerindendir. İçerdiği mana, temsil gücü ve fetih algısının mabet olarak Allah’a olan şükrün yeri olması bakımından değerlendirilmesi gerekmektedir.


Fetih Duası’nın yapıldığı yer, günümüzde Doğa Tepe denilerek işleyişiyle anlamından ne kadar uzaklaştırılmışsa, Boğazkesen veya Fetih Mescidi’nin ihyası ile fethin manevi yönünü tekrar algılamaya yardımcı olacak mimari biçimlemeyle o kadar yaklaşmaktayız.